|
Sayı - 1 ||
Sayı - 2 ||
Sayı - 3 ||
Sayı - 4 ||
Sayı - 5 ||
Sayı - 6 ||
Sayı - 7 ||
Sayı - 8 ||
Sayı - 9 ||
Sayı - 10
|
 |
|
|
|
 |
|
Merhabalar,
Doğayla uyumlu yaşamanın, doğanın farkında olmanın ve bilinçli tüketebilmenin bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum. Çocuklarımızın da bizler kadar şanslı olabilmesini, mevsimleri yaşayabilmesini, yediklerimizi yiyebilmesini, temiz denizlerde yüzebilmesini ve kana kana su içebilmesini istiyorum ve olmamasından da çok çok korkuyorum..
|
|
Atölye'de çocuklara kendi yarınları için neler yapabileceğini öğretmeye ve belli davranış biçimleri kazandırmaya çalışıyoruz. 21 Nisan günü gittiğimiz Ekolojik Pazar uzun soluklu bir eğitimin önemli bir durağıydı. Tüm anne babalarımız o gün bizlere çocuklarının davranışlarında gözledikleri değişikliklerden bahsetti. Artık hiçbir Atölyeli çocuk geridönüştürebilir bir ambalajı çöpe atmıyor, mutlaka ayırıyor..
Bunları duymak bizler için ne kadar mutluluk verici anlatamam! Buğday Derneği'nden aldığımız destekle çocukların doğaya olan ilgisini biraz daha artırdığımıza inanıyorum. Sınıflarda kavanozlara ektikleri kabakları büyüdü ve onları çıkarıp bahçeye bir daha ektiler. Kıştan uyanan sebze bahçemizi de yeniledik ve patlıcan, domates, biber ve çilek ektik... Tüm bunları ekerken aslında çocukların içine doğa sevgisini ektiğimizi düşünüyor ve büyüyüp kocaman olacağı umudu taşıyoruz...
Bu ay bültenin konuğu Buğday Derneği'nin kurucusu Victor Ananias ve konumuz Çocuk ve Doğa. Benim pek çok sebepten dolayı çok etkilendiğim bir konuşma oldu. Buğday Derneği'nin yaptıkları, Victor'un çocukluğu her şey çok özel ama en etkileyici kısmı belki de kararlılığın ve inancın neleri başarabileceğinin bir kanıtı oluşu.
Güneş ve Melih'ten köşemizde de çocuklarla gittiğimiz ve çocukların bir günlüğüne pazarda satıcı oldukları %100 Ekolojik Pazar projemiz için dikilen önlüklerin ve pazarcı çocuklarımızın hikayesini okuyabilirsiniz. Melih’in yazısının sonunda çocukların pazarla ilgili hatırladıkları ve anlattıkları var. Hepsinin o gün ne kadar mutlu olduğunu bunları okuyunca tekrar anladım...
Şiirsel’in kitap önerisi uzun zamandır tavsiye etmeyi beklediği "Kumkurdu" ve Dilek'in yemek önerisi de ismiyle bile ağız sulandıran "Sebzeli Bohçalar"...
Çok sevgiler,
Başak....
|
 |
 |
Çocuklarla Melih'in resim sergisine gittik. Hepsi ilgiyle resimleri seyrettiler, resimlerde neler olduğunu anlamaya çalıştılar..

Sabancı Müzesindeki Moğallar Sergisi'deydik
19 Mayıs Cumartesi günü babalarımız okulda çocuklarıyla beraber çalışacaklar.. Fenerler yapacağız ve birkaç hafta sonra da tüm anneler babalar ve çocuklarla bir akşam okulda buluşup fener alayı düzenleyeceğiz. Arkasından da okulda bahçemizde açık havada sinema keyfi var!..
|
Buğday Derneği tarafından okulumuzda 2 hafta üst üste verilen "Tohum ve Hayatı" eğitimini hepimiz merakla dinledik ve çok öğrendik.
Ekolojik Pazar'da çocukların yaptığı satış basında da ilgi buldu. Açık Radyo'ya konuk olduk, ATV ve NTV de ana haber bülteninde çıktık. Atlas Dergisinde çıkan yazı için KeşfetmekİçinBak .
Darüşşafaka Tesislerinde minik takımın basketbol antrenmanını izlemeye gittik. Velimiz Sn. Aytek Gürkan'a organize ettiği bu keyifli gezi için teşekkür ederiz..
23 Haziran günü okulumuzda yaza merhaba demek için ve biten eğitim yılımızı kutlamak için birarada olacağız.. Çocukların şarkıları bizlere eşlik edecek!.
Temmuz ve Ağustos aylarında okulumuz yaz okulu olarak açık olacak. Detaylı program velilerimize gönderilecek, dışarıdan katılmak isteyenler ayrıntılı bilgi için bizlere telefon edebilir.
|
|
 |
 |
Çocuk ve Doğa
Atölye: Victor'u Victor yapan zamandan başlayalım, nasıl bir çocukluk geçirdin?
Victor Ananias: Doğumumdan önceki küçük bir şey aslında aileyi yönlendiren. Annemin karnındayken ben, rahim kanseri de benimle yaşıyormuş. Dolayısıyla hızlı bir karar vermeleri gerekmiş. Babam bir tıp insanı, alternatif tıbbı da bilimsel olarak araştıran bir tıp insanı. Klasik yöntem beni ve uru ameliyat etmek istemiş. Annemle babam da bunu reddetmiş ve alternatif yolları araştırmışlar. Beslenmeyi, nefes alma tekniklerini araştırmışlar. Doğal beslenerek, egzersizlerle, doğal tedavi yöntemlerinin uygulandığı İsviçreli bir doktorun kliniğini bulmuşlar ve annem buraya yerleşmiş, babam da desteklemiş ve 1971 yılında hiç sorunsuz bir doğumla ben dünyaya gelmişim. Şu anda üzerinden 35 yıl geçti, anne tarafımdaki her kadın – teyzem ve anneannem de dahil olmak üzere- kanserden öldü. Annem sağlıklı ve kanseri tamamen yenmiş bir şekilde hayatta...
|
|
 |
Annemle babamın kısa dönemde ulaştıkları bu başarı yaşamlarını değiştirmelerine, yaşamlarını sadeleştirme yol haritası çizmelerine vesile olmuş. Bu olay öncesinde hiç bu bilinçte yaşamayan insanlarken, artık sade ve olabildiğince doğal bir hayata yönelmişler. Bakmışlar ki sadeleşme sadece yeme ve egzersizle ilgili değil, günlük yaşamsal aktivitelerin hepsiyle ilgili. Adım adım daha inandıkları yolda sadeleşerek yürümeye başlamışlar. Benim ilk 5-6 yılım Almanya’da geçti. Bu sırada ailem o zamanlar çok küçük bir köy olan Yalıkavak köyünden bir küçük arsa, 2 yel değirmeni ve 1 zeytinlik aldılar ve biz hep beraber buraya göçerek oradaki bir köylünün yaşam standardına geçtik. Tek odalı bir evdi, kuyumuzdan su çekiyorduk, ateşte yemek pişiriyor, külleriyle bulaşık ve çamaşır yıkıyorduk. Yediğimiz içtiğimiz bahçeden veya konu komşudan geldi. Elektriğin olmadığı, sobayla ısındığımız, gaz yağı ile aydınlandığımız, toprak tencereler kullandığımız ve bunları bir zenginlik olarak yaşadığımız bir evdi. Bu annemler için büyük bir değişiklik benim içinse yaşamın kendisiydi. Ege aksanıyla Türkçe konuşuyordum, bütün zamanımı dağda taşta geçiriyordum. Yabani otlar toplayarak, değirmende un eleyerek, ritüellerle..Etrafımdakiler Değirmenci Bayram Efendi, Makbule Yenge, benim gerçek ailem oldular. Bu değişiklikler annemle babama fazla geldi herhalde eki ben 13 yaşındayken ayrıldılar ve babam Şili'ye – kendi memleketine- döndü, annem de Yalıkavak eğiştiği için Yalıkavak’tan ayrıldı ve böylece benim çalışma hayatım başladı
A: Neler yaptın?
V: Doğumdaki mucizeden dolayı belki de ailenin fazla güvendiği çocuk oldum ve şimdi çok faydasını görüyorum. Tüm ortaokul ve liseyi çalışarak geçirdim. Önce miçoluk yaptım. Biraz ağır geldi. 2-3 sene bir çiçekçide bahçıvanlık ve sera bakımı yaptım. Sonra bir otelde komi ve resepsiyonist olarak çalıştım. Son işim olarak da turist rehberliği yaptım. O yıl bir üniversitede okumayı denedim ama vazgeçtim. Bir lisan bölümüne gittim ama diğer bölümlere de baktım. Matematiği hep çok sevdim. Okulun benim istediğim yönlerde kapı açmadığını gördüm ve vazgeçtim. Hemen arkasından 1 yıllık bir seyahat yaptım. Önce Şili2ye babama gittim, sonra da Avrupa’da bir sürü ülkeye. Çocukluğumdan gelen bir sürü de yeteneğim vardı, aşçılık gibi. Bu dolaşmalarımı aşçılık yaparak karşıladım. Ailemle 13 yaşımda beri hiçbir param ilişkim olmadı. Bu seyahatte komünler gördüm, alternatif komünler, doğayla barışık yaşayan insanlar.. Ruhani ve ekolojik temelli gruplarla tanıştım.
A: Dönünce...
V: Dönüşte üniversite hiç çekmedi, rehberlik, otel hiç çekmedi. Ben tamamen para kazanıp, amacımı parayla gerçekleştirmek değil, amacımı gerçekleştirerek yaşamak istediğimi farkettim. Ama yeni bir adım atmak için bir köylü çocuğunun kompleksleri vardı. Tabi ki zor bir hayattı benimki. Babamın uzak oluşu, ve çok severken uzak oluşu çok zordu. Çok az bir param vardı- rehberlikten kazandığım. Halı satışından komisyon almayı reddettiğim için oradan bir param olmamıştı – bunu şunun için söylüyorum, bir etik altyapım hep vardı..Babamdan almıştım ve bu benim için hiç değişmez bir şey olarak hep durdu. Bu duruş beni hep de yalnızlaştırdı. Başkaları tarafından farklı, ilginç biri olarak algılandım. Biraz avantaj biraz da yalnızlık getirdi. Başlangıç olarak Bodrum pazarında bir tezgahtan başladım. Nereden toplandığını bildiğim kuru incirler, adaçayı, kekik ve tam pirinç satarak. Bunlar pazarda hiç yoktu. Eski kocaman bir motorsikletim vardı, bunun arkasına yükledim ve gittim pazara. Pazarcılar beni pazara almadılar. Bu benim için çok önemli bir şey oldu. Çünkü o gün devam etmeye karar verdim. Çok çaba verdim ve sonunda pazarcılarla ahbap oldum. Sonrasında bir tanesiyle çok ahbap oldum. Benim İngilizce bildiğimi de farkedince beni yanına aldı. Bal satıyorduk. Ben 19 yaşındaydım. Bir süre onunla devam ettim ve o tezgah Buğday’ın doğduğu yer oldu.
A: Neler oldu o tezgahta ve sonrasında?
V: O tezgahta pek çok insanla tanışma şansım oldu. Ve yaşamın içinde tüketmek ve üretmek ve yaşam içinde doğru davranmak üzerine konuşmalar yaptık orada. Hem pazarcıları tanıdım, onların arasındaki mafyalaşmayı, dayanışmayı, dürüstlüğü ve aynı zamanda tüketicileri tanıdım. Daha 1 yıl olmadan otelinde çalıştığım birisi bu çabamı görüp bana Bodrum’un içinde açtığı dükkanını önerdi. Böylece Bodrum’da ilk ekolojik beslenme dükkanını açmış oldum. İsmi Başak’tı. Burası bir buluşma noktası haline geldi. Ticari olarak o günden bugüne her şey ekside oldu. Şuanda Buğday’ın 200.000YTL borcu var. Bunu gururla söylüyorum çünkü iyi bir iş için maddi başarılara gerek yok. Başak’ta bir sürü borcum varken beni seven bir banka müdürü bana geri ödeyemeyeceğim krediler verdi. Ve Başak bir gün şöyle bir çağrı yaptı: Başak’tan bir tohum düştü ve bir Buğday filizlendi..” Ve böylece Buğday’ın temeli olan Buğday Restaurant ve Kültür Merkezi açıldı. Buğday sivil bir hareket olarak böyle başladı. Burası 2 katlı, eski bir Rum binasıydı. Üst katında kütüphane vardı, kurslar yapılıyordu. 10-12 kişinin çalıştığı bir işletme oldu. Orada ekolojik yaşam kültürü vardı. Çok özel, kültürler arası bir yerdi. Pek çok farklı mutfaktan değişik yemekler yapılıyordu. Ortak olan şey bütüncül yaşam bakışıydı. Yemek yemeğe gelen bir kişiyi ben oradan alıp Bodrum çöplüğünü gezdirmeye götürüyordum, köylere götürüp köylülerle tanıştırıyordum. Burada benim yeldeğirmeni umudumu yeniden canlandı. 13 yaşımdan sonra benim için hep olumsuzluğa doğru giden, kaybettiğim bir dönemin ardından umudumu güçlendiren bir yer oldu burası.
A: Sonra Buğday’ın devamı nasıl geldi?
V: El yazısı çıkan Buğday bülteni dergiye dönüştü, yemekler kurslara dönüştü. İnsanların kaybettiklerinin farkında olmadığı için bedel ödemek istemediklerini gördüm. Hep alarak vermek istiyorlardı. Bunun karşısında kurumsallaşarak güçlenmek gerektiğini farkettik. Asıl sorunun şehirde olduğunu görünce İstanbul’da Doğal Hayatı Koruma Derneğinin çatısı altında Nuh'un Ambarı’nı kurduk. Burası da ekolojik ürünler satan bir dükkandı. Ve Buğday’da Bodrum’da devam ediyordu, yayınlar sürüyor, toplantılar yapılıyordu. 1999 yılında Türkiye’nin ilk ekolojik Pazar kongresini yaptı. Bakanlığı ve tüm tarafları içine soktu. Bir sürü ilkler yaptı. Buğday’ın içinden insanlar örgütlenme ve kendi vizyonu ile kurumsallaşma ihtiyacı hissetti ve böylelikle 2002 yılında dernek kuruldu. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği aynı şekilde çalışmaya devam etti ve ediyor.
A: Çok güzel iş yapılıyor bu dernekte. Bize kısaca anlatır mısın derneği, misyonunu, neler yaptığını?
V: Misyonumuz varolan iyi örneklere destek olmak, iyi örnekler oluşturmak, iletişimi, bilgi ve tecrübe akışını sağlamak, üretim tüketim gibi tüm insan davranışlarında..Anadolu’daki iyi örnekleri keşfediyoruz, değer veriyoruz, destekliyoruz. Bunlara örnek olarak TaTuTa Projesini yazabilirsin. Türkiye’de ekolojik çiftlik ziyaretlerini başlattığımız, hem kırsaldaki çiftçiler için bir kaynak ve destek yaratan, hem de şehirde yaşayanların ekolojik çiftlik yaşamını deneyimlemesine olanak yaratan, bilgi akışını sağlayan bir proje. Gene 1 yıldan beri her Cumartesi Feriköy’de kurulan, ekolojik ürünü Türk halkı için ulaşılabilir kılan, iç pazardaki fiyatları düşüren %100 Ekolojik Halk Pazarı bir başka proje. Dernekte bütün taraflar birarada çalışarak politikalar oluşturuyor. Soruna karşı değil çözüm için birlikte çalışıyor.
A: Çocuk ve Doğa konusuna girecek olursak, sence çocuklar doğadan nasıl öğrenebilir? Neden önemlidir doğanın bir parçası olabilmek?
V: Benim çocukluğumdan yola çıkarak çocukların yaşayarak öğrendiğini biliyorum. Doğa da kendini deneyimleterek öğreten bir bütün. Çocuklara öğretmekten çok iletişim kurmalarına izin vermek, imkan yaratmak çok önemli ve döngüleri baştan sona izlemelerini sağlamak. Çocuklar küçükken doğumu, ölümü ve arasını çok kolay alglılar. Tohumun taş gibi kupkuru durduğu anı, ilk kıpırdanmaya başladığı anı, ilk yaprağının çıkışını, bitki, çiçek, tohum verdiği zamanı ve öldüğü döngüyü görmeli. Bunu resimlerle değil, kokusunu alarak, dokunarak, 3 boyutlu görmeli. Doğa bir sergi alanı olarak değil, yaşamın kendisi olarak tanıtılmalı. Doğadan uzak olan her türlü bağımlılık, çaresizlik çocuklara hissettirilmeli. Bilgisayardaki oyunu oynarken bilgisayarın mucizevi bir varlık olduğunu yaşamamalılar. Kablolarla nerelere bağlı olduğunu, nasıl çalıştığını öğrenmeliler. Onların kararlarına saygı duyuyorsak, karar verebilmek için gerekli altyapısının olabilmesi gerekir. Dolayısıyla doğadaki döngüler gibi bizim yarattığımız döngülerin de bütününü görmesi ve hissetmesi gerekir. Bu acıklı bir soru çünkü ekonomik olarak gelişmişliğin maalesef en büyük göstergesi doğadan kopuk yaşayan çocuklar. Onlara paranın gücünü en büyük güç olarak algılamayıp doğanın en büyük güç olduğunu ve doğaya bağımlı olduğumuzu anlatmalıyız. Doğanın bir birlik içinde olduğunu hissettirmek çok önemli. Hayvanları tek tek tanıması değil, o hayvanın bütün içindeki bağları ve ilişkileri gösterilmeli. Hepsinin aynı yaşam olduğu bir doğa tanışıklığı.
A: Buğday’ın çocuklara yönelik eğitimleri var mı?
V: Buğday çocukları da büyükler gibi yaşamın içinde eğitmek istiyor. Eğitimin sahasını işlenen bir bahçe veya ekolojik halk pazarı veya bir çiftlik olarak düşünüyor. Uygulamaların, doğru pratiklerin yapıldığı alanları seviyor. Teoriye ve yapay bir bilgi yığılmasına gerek yok. Çevresine baktığında gördüğü şeylerden öğrenmeli. Çocuk bizim dürüstlüğümüzü çok daha fazla hissediyor. Buğday’da hep çok çocuk oldu ama özellikle çocuklara yönelik bir şey yapmamıştı. Ama ilk defa bu sene çocuklara yönelik SOBE projesi başladı. Sebzem Organik Bahçem Ekolojik ! Bu projede çeşitli yaş grubundaki çocuklara keyifle deneyimleyebilecekleri tecrübeleri edinmelerini hedefliyoruz. Sizin okulla yaptığımız %100 Ekolojik pazardaki etkinlik bizim sürdürmek isteyeceğimiz çok güzel bir pratik örneğiydi. TaTuTa Çiftliğinde bir kamp bunun içerisinde yer alabilir. İşbirliği içerisindeki okullarla, ailelerin katkılarıyla büyümek istiyoruz, ekip oluşturmak istiyoruz.
A: Son olarak da senin çocuğunla olan ilişkini soracağım. Ali şehirde yaşayan pek çok çocuktan daha şanslı olarak daha doğaya dönük bir hayat yaşıyor. Neler yapıyorsunuz beraber?
V: Ali 7 yaşında ve onu çok çok seviyorum. Bir insanın kendi çocuğu için bunu söylemesi çok da değişik bir şey değil tabi ki. Ama benim için Ali’nin pek çok çocuktan bir ayrıcalığı yok. Ali için istediklerimi tüm çocuklar için istiyorum. Dolayısıyla Ali benim için bir ölçü. Ali için çok zamanımı harcarken misyonumdan uzaklaşmıyorum. Bizlerin sınırlı hayal dünyasında çocukların gerçek hayalleri çok fazla yok. Çocuk çok büyük potansiyel ve umut. Ali ile derinleşen bu duygularımı bütün çocuklara yansıtmak istiyorum. Az ama kıymetli zaman geçiriyoruz beraber. Ali benimle toplantıya, dağa, köye gidiyor. Yapay bir şey yaratmıyoruz. Ali çok yaşamın içinde, ekolojik yaşam hakkında konuşabilen şanslı bir çocuk. Şu anda elimde Ali’nin tuttuğu toplantı notlarım var. Geçen gün benimle bir toplantıya katıldı ve bütün notları o aldı, yarın önümde bu notlarla bir başka toplantıya katılıyor olacağım.
A: Bu keyifli sohbet için çok teşekkürler. Bir de Buğday Derneği’nin iletişim bilgilerini verir misin?
V: Tabii, www.bugday.org.
A: Çok teşekkür
ederiz...
|
 |
 |
Geçen iki ay çok çok çok yoğunduk Atölyede. Çünkü ekolojik pazarda giymek için önlükler dikiyorduk kendimize. Tabii sadece önlükleri dikmedik pazara hazırlanmak için. Aynı zamanda doğa ve doğanın dengesi üzerine de konuşuyorduk. Zaten bu konuşmalarımızın bizi götüreceği yerdi Pazar. Yediğimiz şeylere dikkat etmek, çevremiz üzerine düşünmek ve konuşmaktı aklımızda olan. Geri dönüşüm ne? Çöplerimiz neye dönüşüyor? Bir tohumdan bir bitki, bir fidan nasıl oluşuyor? Veya yediğimiz sebzelerin, meyvelerin hangisi kış hangisi yaz mahsulü?
Tüm bunları konuşup durduk, hem sınıflarımızda hem de atölyede dikiş dikerken. Dikiş makinasını kullanmak, birlikte keşfetmek inanılmaz keyifliydi. Bir o kadar da dikkat gerektiren bir çalışma aynı zamanda. Dikiş makinasını çalıştırmayı, pedalına yavaşça basmayı, hangi düğmenin hangi deseni oluşturduğunu öğrenmek ve önce kesip, sonra dikip en son da giyebileceğimiz bir önlük sahibi olmak uzun bir süreçti. Böylece her birimiz atölyede sadece iki kişi uzun uzadıya bir iş yapabilmeyi ve onu sonuçlandırabilmeyi denedik. Arasıra yorulayazdık. Çoğu zaman kahkahalar attık. Ama en önemlisi bir işi başlatıp bitirmeyi öğrendik.
Arada başka şeyler de yaptık tabii. Şöyle biraz kafamızı dağıtalım diye. Bazen karanlık odaya girip ışıklarla ve renklerle oynadık. Bir de atölyenin zeminini kumaşla kapladık bir defa. Aynı gün tavandan uzun uzun çeşit çeşit naylonlar astık. Bazı naylonlar hani tam patlatmalık olan kabarcıklı olanlardandı. Bazıları da kalın ve ışığı kesen cinsten. Hepsinin dokusu, kokusu, ışığı geçirgenliği farklı farklıydı. Bu farklı yüzeylerin arasında dolaştık, koşmaca oynadık. Koşuştururken birbirimize çarptık, yer kumaş kaplı olduğu için kah yere oturduk kah yere düştük. Tüm bu farklı dokuları tek tek elledik, yokladık, onlarla oynadık. Şimdi havalar ısındı, artık atölyeyi bahçeye taşıma zamanı. Zaten son haftalarda sürekli dışarda sebze bahçemizle uğraşıyoruz. Dışarda olmak güzel. Geçen gün bahçede kışın çok kirlenmiş olan çadırımızı boyayıp güzelleştirelim derken her birimiz ayrı ayrı çok boyandık. Çünkü ne zamandır dışarda büyük büyük alanlarda rahat rahat koşturarak çalışmayı özlemiştik, kendimizi kaybettik ve eve boya küpünden çıkmış gibi döndük. Neyse sanırım aldığımız keyif hepimizi mazur gösterecektir.
Güneş
|
 |
Sebze bahcemizi yenien hazırlamak için yabani otları yolup, temizledikten sonra 10 çuval gübreli toprak, 1 çuval da koyun gübresi takviyesi yaparak, sivri biber, dolmalık biber, salatalık, patlıcan ve domates diktik.
Sebze bahçemizin çapraz köşesine de çilek tarthı hazırladık ve tabii ki "cansuyu" için ilk sulamayi yaptık. Sulamayı haftada iki kez yapmamız gerektiğini öğrendik. Sebzelerimizin hastalıksız ve sağlıklı büyüyerek meyve vermeleri için, karınca, sümüklü böcek, kelebek, arı gibi bütün böceklerin biz yokken sebzelerimize baktıklarını, bunun için de onları öldürmememiz gerektiğini öğrendik. Yani kısaca ilaçlarin yerine böcekleri görevlendirdik. Simdi hepimiz büyümlerini izliyoruz.
Güzel bir haftasonu da hep birlikte organik ürünlerin satıldığı pazara gittik. Pazarda hepimiz müşterilere seslenmek, ürün satmak, ürünleri tartmak, ürünün parasını almak ve üstünü vermeyi öğrenerek satıcı olduk.
İşte Ekolojik Pazardaki satıcılık tecrübesi ardından çocukların pazarla ilgili söyledikleri:
Domates sattım. Satarken çok eğlendim. Pazara bir daha gelmek isterdim. Erik sattım, hem yedim çok lezzetliydi. “Gel vatandaş geel seçmece bunlar, bebeleri sevindir” dedim. (Efe Albay)
Ben domates sattım. Çok güzel bir yerdi. Poşete koyarken ve tartarken çok eğlendim. Abilere ve ablalara burası çok güzel, bir daha gelmek isterdim demek isterdim. (Arda Parer)
Portakal sattım. Ben de gel vatandaş diye bağırdım. Bazen geldiler, bazen gelmediler. Ama ilk annem geldi. (Devin Yalaza)
Domates sattım. Ekolojik bunlar diye bağırdım, tartıyla tartmak çok zevkliydi. Annem yarım kilo domates istemişti. Çok eğlendim. (Sena Kocaman)
Çok hoşlandım o pazardan. Brokoli, portakal sattım. Herkes geldi portakal aldı, ama pek brokoli satmadım, sadece annem aldı. (Ali Emir Elmasulu)
Keşke bir daha gidebilsem oraya.Portakal ve brokoli ve maydonoz ve marul sattım. Efe’nin annesi benden portakal aldı. Burayı çok beğendim demek isterdim onlara! (Ali Camcıgil)
Portakal satan amca portakallarını toplamış satıyordu. Oradaki balları canım çok istedi. Pazarda satmaktan çok hoşlandım. Burada kalacağım dedim. “Taze taze portakallar var” diyorlardı. (Alp Altınbaşak)
Elmaları hatırlıyorum. (Kaan Kanpulat)
Orada satıcı amcalar vardı. Çok limon, çilek, zeytin, zeytinyağı satıyordu. “Limon satıyorum, taze taze” diye bağırdım. Çok alışveriş vardı. Babam 3 milyon alışveriş yaptı. (Toprak Kahraman)
“ Tazeler! Taze muz satarıım” diye bağırdım. Çok iyi pazarcı amcalar vardı. “ Bunlar bu sayıda” dediler. (Bulut Kahraman)
Muz sattım, çilek sattım. Alışverişe insanlar gelmişti. Hiç pazarcı amca görmedim. Bal sattım. (Ali Aslan)
İyi pazarcı amcalarla tanıştım. Portakal, zeytin sattım. “Zeytin, zeytin!” diye bağırdım. Çubuk alıp yedim. (Mehmet Gürkan)
Ben anneme zeytinyağı sattım ama kırıldı. Elmayı zor yetiştirdim. Boyum yetmedi. Pazarcı amcalar yardım etti. Güzel sağlıklı meyveler satıyorlardı. (Yasemin Buyurgan)
Meyveler sattık. İnsanlar meyva aldılar. Poşete meyva koyduk. “Elmalar al!” diyordu pazarcılar. “Bana güzel meyvalar sat” dediler. (Yasmin Tırpan)
Biz hep enginar aldık. Çok sağlıklı. Hepimiz yedik. Pazar çok güzel. (Deniz Özaydın)
Ben hormonsuz olan herşeyi severim. O pazarda hep öyle şeyler vardı. (Deniz Aypar)
Pazarcılık çok güzel. (Defne Alemdar)
Ben kocaman biber yedim. (Bulut Yıldırım)
Pazarı sevdim, börek yedim. (Zeynep Tunalı)
Melih |
 |
 |
Prof. Dr. Efser Kerimoğlu
Çocuklarınızınla ilgili merak ettiklerinizi ihtiyaç duyduğunuzda danışabilmek ve doğru yönlendirilebilmek
için mail atabilirsiniz.
Özgeçmiş:
1968 yılı Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. 1972'de
aynı fakültede Erişkin Psikiyatrisi uzmanlığı,
1972-1974 arası Viyana Üniversitesi'nde
Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi misafir asistanlığı
yaptı. 1983'te Ankara Üniversitesi Tıp
Fakültesi'nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi
uzman ünvanını aldıktan sonra 1987'de
doçent, 1992'de profesör oldu. 1988'den
beri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı başkanlığı
ve Ankara Üniversitesi Otistik Çocukları
Tanı, Tedavi ve Araştırma Merkezi kurucusu
ve müdürlüğü görevlerini yürütmektedir.
|
|
 |
|
 |
 |
|
Şiirsel'in Önerisi...
Kumkurdu...
Daha Fazla Kumkurdu...
Daha da Fazla Kumkurdu...
Keşke biraz daha fazlası olsaydı! Ama İsveçli yazar Åsa Lind, iki yıl önce TÜYAP kitap fuarına konuk olarak katıldığında dördüncü Kumkurdu kitabını yazmayacağını söylemişti. Üst üste iki yıl TÜYAP kitap fuarına katılan ve geçen ay içinde Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen The Child and The Book konferansında konuşan yazarı okumak kadar dinlemek de keyifli...
Kumkurdu üçlemesi, sahilde bir evde anne babasıyla yaşayan altı yaşındaki Zackarina’nın günlük yaşamına dair kısa öykülerden oluşuyor....
| |
İlk kitabın ilk öyküsünde Zackarina, günün birinde kumu eşelerken bir burunla karşılaşıyor ve bu burnun, evren kadar yaşlı bir hayvan olan Kumkurdu’na ait olduğunu görüyor.
Her üç kitaptaki öyküler de son derece sınırlı bir mekânda (Zackarina’nın evinin bulunduğu sahil) geçiyor. Üstelik olayların örgüsünde hiçbir olağanüstü durum, hiçbir fantastik öge yok. Fantastik ögeden kastım, Harry Pottervari ya da çocuk kitaplarında artık lezzet yerine kabak tadı vermeye başlamış olan perili, sihirli gerçeküstü durumlar; yoksa Zackarina’nın altı yaşındaki bir çocuğun bakış açısını yansıtırken düşünüp söyledikleri, Kumkurdu ile paylaşıp yaşadıkları zaten başlı başına fantastik. Zackarina, Kumkurdu ile evren, karanlık, zaman, ölüm, var oluş, yok oluş gibi anlatılması, tartışılması zor kavramları konuşabiliyor. Ama Kumkurdu asla bir öğretici değil. O, daha çok bir bilge, zamanın sesi, çocuk dünyasıyla yetişkin dünyası arasında kalmış (ama sıkışmamış, aslında tam da yerini bulmuş) özerk bir bölgenin temsilcisi...
Åsa Lind yıllar önce küçük kızıyla yaptığı bir gezi sırasında kızının Kumkurdu’nu keşfetmesini şöyle anlatıyor: "O gün hava çok sıcaktı. Kumların üzerinde uzun süre yürümüştük. Yorgunduk, susamıştık, tükenmiştik. Arabaya ulaştığımızda, arabanın arka kapısını açıp kızımın içeri girmesini bekledim; ama o, arka koltuğa gözünü dikmişti ve bir türlü içeri girmek istemiyordu. 'Ne oldu?' diye sordum. 'Arka koltukta bir Kumkurdu var' diye yanıtladı. Çok yorgundum ve sıcaktan bunalmıştım. Arka koltuktaki kumları elimle dışarıya silkeleyip, arabaya binmesini söyledim. Direksiyona geçtim ve yola çıktık. Bir süre gittikten sonra sıra dışı bir durum olduğunu fark ettim. Arka taraf çok sessizdi. Dikiz aynasından bakınca, kızımın dizleri üzerine oturmuş olduğunu ve arka pencereden dışarıyı seyrettiğini gördüm. Neye baktığını sordum. 'Kumkurduna' diye yanıtladı, 'Şimdi de arabanın arkasından koşuyor'."
|
 |
|
|
Dilek'ten güzel bir tarif daha...
Soya soslu Küçük sebzeli Bohçalar (20 adet)
Gerekli Malzemeler
- 2 adet yufka
- 1 adet kabak
- 2-3 adet taze fasulye
- 1 adet havuç
- Soya sosu
- 1 demet taze soğan
Yapılışı: Kabak – Fasulye ve Havuçlar ince şeritler halinde kesilip haşlanır.
Bir tavaya soya sosu konulup içine sebzeler atılır . Sebzeler kendilerini çekene kadar karıştırılır. Daha sonra ateşten alınıp bir kenara bırakılır. Diğer tarafta yufka iki kat yapılıp 10 ar cm.lik kareler kesilir.
Kesilen karelerin ortasına hazırlamış olduğunuz soyalı sebzelerden küçük bir miktar konur. Bohça gibi tutulur ve tepesinden incecik taze soğan ile bağlanır.
Altı yağlanmış fırın tepsisine aralıklar ile dizilir. Önceden 180 derece ısıtılmış fırına konup rengi kahverengi oluncaya kadar pişirilir. Yaklaşık olarak 20-25 dakika
Fırından çıkarıldıktan sonra servis tabağına alınır. Tabağın kenarına konulacak olan küçük bir kabın içinde soya sosuna batırılarak yenmek üzere servis yapılır..
| |
|
 |
|
|
Sayı - 1 ||
Sayı - 2 ||
Sayı - 3 ||
Sayı - 4 ||
Sayı - 5 ||
Sayı - 6 ||
Sayı - 7 ||
Sayı - 8 ||
Sayı - 9 ||
Sayı - 10
|
|
|
|
|
|