2006 --- || Ocak || Şubat || Mart || Nisan || Mayıs || Haziran || Temmuz || Ağustos || Eylül || Ekim || Kasım || Aralık || ---2007
 
Merhabalar,
Birkaç zamandan beri aylık bülten çıkaralım ve yeni yılla beraber başlayalım istiyorduk.
Bu bülten vasıtasıyla tüm Atölye'lilerle her ay haberleşebiliyor olalım istiyorduk.
İşte ilk sayımız!...

2003 yılında kurulduğumuzdan bugüne kadar pek çok Atölye’li anne, baba ve çocuğumuz oldu. Herbirinizle birlikteliğimizden ayrı ayrı keyif aldık. Bir kısmınız mezun oldu, bir kısmınız Cumartesi günleri yaptığımız oyun gruplarımızda bizlerle cumartesilerimizi paylaştınız, bir kısmınızla hala okulda beraberiz. Sonuç olarak ilk bültenimiz bu 3 sene içerisinde yolu Atölye’den geçmiş tüm anne ve babalara gidiyor...
Yaptığım işi pek çok açıdan çok seviyorum. Öncelikle tabi ki çocuklarla beraber olabilmek, onların büyülü dünyalarının yakın tanığı olabilmek çok büyük bir şans. Hergün şaşırmaya, eğlenmeye, hayran olmaya müsait bir iş. Atölye’yi açabilmeyi bu yüzden çok istemiştim. Ama açıkçası yaptıkça anladığım ve yaşadıkça “iyi ki yapmışım” dedirten bir başka yönünü daha farkettim bu işin. Okulla beraber başka başka yaşamların ve insanların birden bir parçası haline geliyorsunuz. Onların mutluluğuyla mutlu olup dertleriyle üzülüyorsunuz. Hepinize bizleri hayatlarınıza dahil ettiğiniz için teşekkür ederiz.
Bültenimizde Atölye’den haberler var. Ürettiklerimizden, yaşadıklarımızdan küçük ayrıntılar var. Hepimizin anne baba olarak farklı zaman dilimlerinde farklı konularda bir bilene danışmak isteyeceği durumlar oluyor. Bunun için bir bilen olarak annem Prof. Dr. Efser Kerimoğlu her zaman oldugu gibi beni kırmayarak desteğini esirgemedi. Onu bu sayfada ağırlayabilmek benim için çok büyük bir gurur. Bir konu bir konuk bölümünde gene hepimizi ilgilendirebilecek konular ve yazarlar bulacaksınız. Bu ayki konumuz “Çocuklarla Sanat” ve konuğumuz Melih Özuysal ve Güneş Savaş. Umarım bültenimizin ilk sayısından keyif alırsınız. İlgileneceğini düşündüğünüz anne babalarla paylaşırsanız çok mutlu oluruz.

Hepinize saglıklı, mutlu, gönlünüzce bir yeni yıl dilerim.

28 Ocak 2006 Cumartesi günü okulumuzda Sn. Prof. Dr. Yankı Yazgan bizlerle olacaktır. Çocuklarımızla ilgili danışmak istediklerimizi paylaşabileceğimiz, sorularımıza cevaplar arayacağımız bir birliktelik amaçlanıyor. Katılım 2005-2006 eğitim yılı velilerimiz ile sınırlı olacaktır.

17 Aralık 2005 Cumartesi günü okulumuzda gerçekleştirilen Anneler Workshop'u çok keyifli geçti. Anneler çocuklarına maharetli elleriyle harika yılbaşı hediyeleri hazırladılar. Hepinizin ellerine sağlık!...


 

Annelerine, babalarına, kardeşlerine yılbaşı hediyesi olarak kurabiyeler hazırlayıp, süsleyip, paketleyen çocuklar çok yoruldular. Umarız sevmiş ve keyifle yemişsinizdir.

Atölye 2006 yılı takvimi çıktı. Her grubun kendi fotoğraflarının olduğu bu takvimlerden farklı ebatlarda sipariş verebiliyorsunuz. Henüz görmediyseniz başka takvim almadan mutlaka bakın.

Çocuklarınızın eskiyen, küçülen kıyafetleri, oyuncakları ve kitapları için okulumuzda bir kampanya düzenlenmiştir. 15 Şubat 2006 tarihine kadar okulumuzda toplanacak olan kıyafet, oyuncak ve kitaplar Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. İlgi Ertem'e gönderilecek ve hastanede yatan, ihtiyacı olan çocuklara ulaştırılacaktır.

Şubat ayı içerisinde İlköğretim Okulları ile ilgili olarak bizlerle beraber olacak, bu seçimi yaparken nelere dikkat etmemiz gerektiğiyle ilgili bizleri aydınlatacak bir konuğumuz olacak. Psikolog Sayın Sibel Çetingöz senelerden beri sahip olduğu ilköğretimdeki kuruculuk, yöneticilik gibi pek çok tecrübesi ışığında bizlere yardımcı olacak ve kafamızdaki soruları daha kolay organize edebilmemizi sağlayacak.

Yılbaşında Noel Baba da okulumuzdaydı ve çocuklara güzel hediyeler dağıttı.

Çocuklarla Sanat
İlk bültenimizde konu olarak “Çocuklarla Sanat” ve konuk olarak da Güneş ve Melih seçildi. Bunun iki sebebi var: Birincisi çocuklar için sanatın çok önemli olduğuna inanmamız ve bunu yaşadıkça daha da çok görmemiz. İkincisi de Bülten'de fark edeceksiniz Güneş ve Melih'ten diye bir bölümümüz daha var. O bölümde her bültende Güneş ve Melih Atölye'nin içerisinde yaşadıklarından ufak alıntılar yapacak ve ürettiklerimizi anlatacak. Tüm bunlar niçin yapılıyor, Güneş ve Melih Atölye'de kendilerini nasıl konumlandırıyor ve en onemlisi Melih ve Güneş kimdir, sormak istedik.
A: Kendinizi biraz tanıtır mısınız?
Güneş Savaş: Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunuyum. 8 senedir Oda Projesi adlı sanat grubuyla birlikte çalışmaktayım. Son üç senedir de Atölye Çocukevi’yle okulun içindeki atölyede çocukların ve kendimin hayal gücünü ve üretme cesaretini destekleyeceğini düşündüğüm projeleri öğretmenlerle birlikte geliştirip, çocuklarla birlikte değiştirip dönüştürmekteyim. Sanatın herkes için ne kadar eğlenceli bir sınır aşma ve kendine inanma aracı olabileceğini gösterecek deneysel eylemlerimi sürdürmekteyim.
Melih Özuysal: 28 yıldır Ortaköy’deki kendi atölyemde aralıksız olarak
resim çalışmalarımı sürdürüyorum. Bugüne kadar 15 kişisel sergi açtım. Atölye Çocukevi’nde açıldığı günden beri çocuklarla çalışmaktayım. Çocukların ruhundaki macera ve merak duygularının bizi bir ekip yaptığına inanıyorum.

A: Atölye Çocukevi’nde çocuklarla beraber çalışıyor ve üretiyorsunuz. Sizin Atölye öğretmenleri olarak sınıf öğretmenlerinden farkınız nedir?
Güneş: Sınıf öğretmenleri çocuklar için gündelik ritmi belirleyen ve sınırları çizenler konumundayken Melih ve ben daha çok sınırları genişleten, ritmi değiştiren konumundayız. Bizimle birlikte sınırları aşıp, çevresi belirlenmemiş bir alanda kendilerini ve hayal güçlerini deneyimliyorlar. Çünkü bence yaratıcılık bildik güvenli alanlarımızdan çıktığımız tanımsız noktalarda kendini buluyor. Ama bu her birimiz ve çocuklar için geri dönüşlü ritimler içinde olduğunda daha anlamlı. Öğretmenler ve onların yürüttüğü faaliyetler de tam bu noktada önem kazanıyor.
Melih: Farkımızı değil, benzerliklerimizi konuşmak daha yerinde olabilir, çünkü çok farklıyız. Öncelikle öğretmen kimliğinde olmadığımızdan, bizi istedikleri kadar ciddiye alıyorlar. Bu da, öğrenmenin -ve asıl, dolaysız bilginin- en önemli ilkelerinden olan “canı istediği kadar öğrenmek”, “öğrenmenin zevki”, “öğrenme bilinci” gibi değerlere ulaştırıyor çocukları. Diğer önemli noktaları Güneş zaten söyledi.

A: Çalıştığınız projelerde neye önem veriyorsunuz?
Güneş:
Çocuklar ve ben genellikle aynı gün içerisinde tamamlanamayacak, uzun süreli projeler üzerinde çalışıyoruz. Çocukların günlük çalışma ritmlerinde öğretmenleriyle birlikte masa başında başlattıkları ve bellirli bir süre içinde sonlandırdıkları faaliyetleri var. Benimle çalışırkense aynı gün içinde bitiremeyecekleri, bir işi tamamlamanın aslında zaman aldığını deneyimledikleri projeler üzerinde yoğunlaşıyorlar. Örneğin en son üzerinde çalıştığımız proje önlüklerdi. Genellikle benimle çalışırken üstleri çok kirleniyor. Önlük dikme fikri buradan çıktı. Kendi kullanacakları önlükleri kendileri tasarladılar, dikiş makinasında diktiler ve sonra üzerlerini süslediler.
Melih: Benimle olan çalışmalar çocukların sorumluluk almalarını destekleyen, okuldaki yaşayışa her anlamda katkıda bulunarak daha çok ait olacakları bir alan yaratan çalışmalar. Çocuklar, sebze bahçelerinin çitlerini yapmaktan, bahçeyi temizlemeye veya bozulan bir yeri onarmaya kadar tüm işleri Melih Usta’yla beraber yapacaklarını biliyorlar.

A: Bu yaptığınız çalışmaların size göre çocuklar açısından en önemli kazancı ne oluyor?
Güneş: Başından sonuna kadar kendilerine ait bir süreç yaşayıp sonunda da elle tutulan ve kullanılan bir şey üretmeleri onların özgüvenlerini geliştiriyor ve “Ben yapabiliyorum” demelerine yardımcı oluyor. Yaptıkça keyif alıyorlar, ortaya çıktıkça heyecanlanıyorlar, paylaştıkça ve kullandıkça kendilerine olan inançları artıyor.
Melih: Çocukların bir şeyi başarmak isteği ile, bir işe yaramak isteği ile başabaş giden olgulardır. Bu ikisinin en çok,en yerinde, tam birleştiği yerler ise tabii ki birlikte yaptığımız her tür tamirat (En son: yerinden çıkan bir süpürgelik, yere saçılan alçıların temizlenmesi, yaprakların poşetlere doldurulması gibi)... Bu ‘bütünlük', onların bir sonraki işlere, olaylara, becerilere hazırlanmalarını sağlıyor. Bu ‘hazırlıklar'ın birikmeleri de, tabii ki onların hızlı ve dolu bir şekilde, kendilerine güvenmelerini oluşturuyor. Güvenin arkasından gelip yükselen şey ise yaratıcılıktır...
A: Çalışırken dikiş makinası gibi, silikon tabanca gibi, çekiç çivi gibi pek çok alet edevat kullanıyorsunuz. Bunların riski nedir?
Güneş: Atölyede çalışırken genelde masa başında değil daha geniş alanlarda çalışıyoruz ve çalışmalar esnasında muhakkak çeşitli aletler kullanıyoruz. Bu aletler kendi içlerinde bazı riskler taşımakta, ama öğretmenler ve biz bu riski en alt düzeyde tutmak için yoğun bir dikkatle çalışıyoruz. Bu noktada atölye bir alet kullanmanın risklerini anlayabilecekleri, alet kullanma kabiliyeti kazanma ve dikkat geliştirme için önemli bir deney alanı oluyor.
Melih: Çok düşük düzeye indirilmiş olan bu riskler de yaşamda bağışıklık sistemini güçlendiren mikroplar kadar gereklidir. Risklerin sıfır olmasına çalışılmış ve başarılmış olması halinde, çocuklarımızı pamuklara sarmalayıp çekmecelere saklamış olmamızdan hiçbir farkı kalmaz, ama tabii hepimizin dikkati, araçlar konusunda üst konumdadır.

A: Bütün çocuklar her projeye eşit heyecanda katılıyor mu? Katılmayan çocuk olmuyor mu?
Melih: Ne sayı olarak ne de heyecan olarak hepsinin eşit olmaması “işlerin yolunda gittiği”nin en iyi kanıtı sayılmalı... Herbirinin kendine sahip çıktığını anlıyoruz bundan çünkü...Somut olarak da cevap vereyim bu soruya. Mask projemin başında hiç katılmayan oldu, katılıp sonradan vazgeçen oldu, baştan katılmayıp sonradan katılan oldu, sonuna gelip bitirmeyen de oldu... Benim için önemli olan birbirlerinin farklı olduklarını görmeleri, kendilerinin farklı olduklarını görmeleri ve farklılıkların doğal olduğunu ve hiçbir şeye engel olmadığını anlamaları...Beceri ve yaratıcılık deneyimlerinin artmasının dışında tabii. Bu arada hiçbir şeye katılmayarak gözlemleyerek de kendini geliştirecek olmaları olanaklı elbette.

A: Sizin ikinizin de Atölye Çocukevi dışında çok başka bir profesyonel hayatınız var. Atölye’de çocuklarla beraber olmak sizin için ne demek?
Melih: Çocuklar beraber yaptığımız işlerden çok keyif alıyorlar ve ben de bu birliktelikten en az onlar kadar çok şey öğreniyorum. Her defasında, onların önerilerini duydukça, algı kalıplarının kırılması, bilginin ve görüşlerin değiştirilmeye açık olması gerektiğini ve görselliğin ne kadar aldatıcı ve güvenilmez olduğunu öğreniyorum.
Güneş: Atölyede çocuklarla birlikte çalışırken onların çoğu şeyi benden farklı ve bazen de ilk defa deneyimliyor olmaları benim üzerimde de benzer bir etki yaratıyor. Heyecanlı ve biraz da beceriksiz olmamı sağlıyor. Bu da çocuklarla beraber yeni yöntemler keşfetmemizi sağlıyor. Bir de sanırım aslında insanın yapabileceklerinin pek de sınırları olmadığını öğreniyorum. Biraz cesaret ve küçük yönlendirmelerle deneyim aktarmanın ne kadar keyifli olduğunu ve bu küçük deneyim paylaşımlarıyla yapabilirliklerimizin sürekli çoğaldığını görüyorum. 2 yaşında bir çocuk önce alçı yapıp, onu kalıba döküp sonra da dilediği gibi boyayabildiğine göre...

Mask Projesinin Düşündürdükleri: Görünen ve Görünmeyen Yüzler
Mask  projesine  başlarken, çocukların çok ilgisini çekeceğini düşünüyordum ve heyecanlanmıştım. En azından çocukların çoğunun bu tasarımın fikrinden bile eğleneceğini sanıyordum. Ama uygulama başladığında biz yetişkinlerle çocuklar arasında önemli bir fark olduğunu gördüm. Bizler kendimizi değiştirmeye, tutucu ya da kişilikli görünsek de kendimize "ek"ler yapmaya hevesli olabiliyoruz. Oysa çocuklar yüzlerini değiştirmek; "ek" yapmak istemiyorlardı. Bu, tutucu davrandıklarından değil, kendilerinden hoşnut olduklarından, yani daha ilginç olmaya gerek duymadıklarından kaynaklanıyordu. Bunlar maskın arka yüzü, içi görünmeyen kısmı. Hepsinin kendi yüzlerinin, kendilerine yeterince "yüz" görünmesi, "yeterli" gelmesi  sonucu  mask olayına ve masklara 'fazladan' bir ilgi göstermediler.
Onları yaparlarken sadece el becerisi ve fikirlerle ilgili çalışma yapmış oldular. Yine bu nedenle, bazıları yapmaya gerek duymadı, bazıları ise erken vazgeçti.. Vazgeçmenin bir başka nedeni de, her cocuğun hayalleri oranında , yani kendilerini kandırma konusundaki başarıları oranında, maskın canlı olabileceği idi. Masklar oluşmaya başladıkça, çocukların mask yapımı konusunda ikiye ayrıldığını gözlemledim.

Birinci grup, duygularını, hayallerini daha da abartabilecekleri görünüşlere doğru yönelmeye başlarken, ikinci grupsa oluşan görüntüden; canlandırılan hayalin gerçekleşmesinden; hayale inanmaktan çekinerek vazgeçmeye, "olayı" görmezlikten gelmeye başladı. Hatta seyircisi bile olmak istemeyerek başka şeylerle ilgilenmeye başladı. Ama bütün bunların dışında her defasında herbiri kendi hayalleri, cesareti, beklentileri dozunda zaman zaman yapılan maskları gözlemekten geri kalmadılar. İşte bu, hayalle gerçeğin birleşmesi, arkadaşlarının hayalleriyle buluşmaktı. Bu projenin amacı da keşfetmek, hayallerin boyutları, algılar, cesaret, yüzleşme olarak şekillenmiş oldu böylece. Ben de görünen bir yüz peşindeyken, görünmeyen yüzlerle karşılaşarak, çocukların sayesinde pek çok açıdan bir kere daha biçimlenmiş oldum.

Atölye, Güneş ve Çocuklar:
Şimdi öncelikle senenin başından beri neler yaptığımızı hatırlamak istedim. Çocuklar ve ben atölyede neler ürettik, nelerle boğuştuk. Önlüklerimizi dikmekle başladık bu uzun sürece.. Kesmek, biçmek, dikmek ve sonra da süslemek epeyce bir zamanımızı aldı. Böylesi bitmez bir işe başlamak çocukları başta bir az şaşırttı, e hala mı bu şeyleri yapıyoruz diye sıkıldılar yer yer. Ama dikiş makinasını kullanmak en eğlenceli şeylerden biriydi. Renkli renkli iplikler, dikiş iğnesinin oluşturduğu şekiller ve makinanın hızı hepimizi birden hep heyecanlandırdı. En çok da pedalı yükseltmek için kullandığımız kutularla uğraştık. Ayaklarımızın altından devrilip devrilip durdular, dikiş dikmemizi zorlaştırdılar.
Nedim dedi “Uuuuu, a aaaa”.
Ali bazen bize katılmak istemedi, makinayı dışardan izlemek daha keyifliydi.
Can dikiş dikmeyi pek sevdi.
Toprak ve Bulut bu yeni makinaya çok şaşırdılar. Nasıl da böyle renkli şekiller oluyordu ki...
Kerim çok dikkatle izledi. Ayağıyla bir makinayı yönetmek çok hoşuna gitti. Ayağına bakıp bakıp güldü.
Jeyan” Yine yapalım” dedi.
Teo koşup makinanın başına oturdu ve gözlerini kocaman kocaman açıp ne yaptığına dikkatlice baktı.
Yağız bize bir göz attı ama Aylin ona daha tatlı geldi.
Atölye Çocukevindeki her bir çocuk önlüklerini bitirdiklerinde durumla pek bir gurur duydular. Gerçi giymek için hepsinin hevesli olduklarını söyleyemem. Şimdi şimdi önlüklerini kullanır oldular. Sonra ben bile farketim ki kısa süreli, uzun süreli hep bir şeylerin sonunu getirmek aslında her zaman da çok eğlenceli değil. Ne yapabiliriz diye düşünmeye başladım. Bahçedeki kum havuzu bize ilham verdi. Işıklı masanın üzerine istediğimiz kadar kum koyarak ve masanın ışığını açarak hiç bitmeyecek, sonu gelmeyecek, istediğimiz zaman bırakabileceğimiz bir resim yapmaya başladık kumun üzerinde parmaklarımızla.
Alttan gelen ışık bizi eğlendirdi. Yaptığımız şekilleri parlattı. Resim yapmaktan sıkılınca üç boyutlu heykelcikler yapmaya başladık : kumdan kuleler, köpekler, hayali kahramanlar. Eee ne de olsa yapıp bozmak tamamen bizim keyfimize kalmıştı. İzem bu kumdan resimlerle ve heykellerle pek çok masal yazdı.
Kerem okula kumun girebilmiş olmasına çok şaşırdı.
Doruk en güzel heykellerini yaptı.
Efe” Kum çok komik” dedi.
Seben bu durumu çok eğlenceli buldu. Kumun böyle şeyler yapabileceğini daha önce düşünmemiş.
Ladin” Kum ne kadar garip” dedi. Atölyede benimle baş başa çalışırken “Arkadaşlarım ne yapıyordur?” diye sormadığı ilk gündü. Pelin “Bunu daha sık yapalım” dedi.
Yaptık bozduk, yaptık bozduk ve yapıp bozmaktan korkmaz olduk. Sonunda sıkıldık ve kumla oynamayı bıraktık. Ama ben bu eğlenceli deneyimimizden çok etkilendiğim için kumla biraz daha işimiz olduğunu hissettim.
Yeni işimiz kumaşların üzerine tutkal, renkli toz boyalar, parlak pullar, kırmızı mercimek ve kumla resimler yapmak oldu. Bu defa resimlerimiz kalıcı olacaktı. Yaptıkça değişmekteydi hatta sürekli bozulmakta ve yeniden yapılmaktaydı ama şekil değiştirecek olsa da bu defa kumu sabitledik atölyede.. Sarp elleriyle mıncıklayıp şekilleyebileceği bir resim karşında zevkten deliye dönmüştü. Selin “ Kumu boyamak ne garip” dedi. Ata ” Ben buna dokunabilirim” dedi.
Emre kahkahalar attı.
Başak kumu boyamaya çalışmaya çok şaşırdı.
Defne çok dikkatli ve sessiz kuma dalıp gitti.
Sadece bahçede, parkta veya kumsalda oynadığımız kum en sevgili resim malzememiz haline geldi. E ama her güzel şey bir süre sonra sıkıcı olmaya başlar. Biz de yeni malzemelere doğru harekete geçtik.
Bu sefer yine bir süreç başlatmak heyecanlı olur diye düşündüm. Ama bu defa hızlı bir sürecin peşindeydim. Aynı çocuklar gibi hızlı olan, onların hızına yetişmeye çalışan bir malzeme... Cevabını çabucak buldum: Kartonpiyer alçı. İlk önce toz, sonra hafif hafif bir yoğunluk daha sonra hızla yoğunlaşan ve koşarak katılaşan bir madde. Ne güzel yeni yıl da gelmekteydi ve biz yeni yıl ağacımızı süslemek için eğlenceli şeyler arıyorduk. Önce beraber alçımızı hazırladık. Alçıyı yavaş yavaş avucumuzdan serperek bir kap suyun içine eledik. Suyun üzerinde birikmeye başlayınca durduk. Gidip kalıplarımızı fırçayla arap sabunu sürerek yalıttık. Alçının ve arap sabunun sıkı fıkı dostluğuna tanık olduk. Alçı başka şeylerle bağlantısını kesti, sadece arap sabunuyla ilişkiye geçti. Alçı donmaya başlayınca hızla kalıpların içine boşalttık ve kalıpların içinde donması en fazla 5-10 dakikamızı aldı. Kalıplardan çıkardık. Artık yıldız, kalp, balık, ve pek çok harfin şeklini almış alçılarımız vardı. Baştan sona tamamen bizim hakim olduğumuz bir süreç. Önce toz sonra sıvı sonra taş gibi sert. Bu oyunu uzun süre oynadık.
Ayşe kahvaltısını bitirince sırası gelmeden sınıftan kaçıp atölyeye geldi. Yılbaşı süsü yapacağı için çok mutlu olmuştu. Atölyede şimdiye kadar geçirdiği en güzel günlerdi. Okyanus evindeki ağaca bu süsleri asmak için sabırsızlandı.
Ali yaptıklarını hemen annesine göstermek istedi. Alçının bir ayıcığa dönüşmesinden çok mutlu olmuştu.
Kaan “ Bu nasıl oluyor. Gerçekten olacak mı, ama nasıl? “ diye sorular sordu. Yapabildiğini görünce kahkaha attı.
Ada ” Hep böyle bu alçıları boyayabilirim“ dedi. Atölyede benimle baş başa uzun süre alçıları boyadı, süsledi.
Ela toz alçıya dokunmayı çok sevmedi ama alçıları süslemeye bayıldı.
Bir sürü alçı şeklimiz olunca onları yine sim, parlak pullar ve boyalarla yeni yıl ağacımıza yakışır şekilde süsledik. Sonra baktık alçılar yanına bazı arkadaşlar arıyor. Bu defa bahçeden Melih Ustayla birlikte toplanmış kocaman sonbahar yaprakları yine simlerle ve bu defa artı olarak boncuklarla süslenerek ağaca alçılara yarenlik etmek üzere hazırlandılar. Şimdi ağaçta ve okulun duvarlarında bu süsler dolaşmakta.
Önümüzdeki günlerde de Melih Ustayla birlikte tahta kutular yapmaya başlayacağız. Ama bu kutular zaman geçtikçe bir şeylere dönüşecek. Yine uzun bir yol...
 Prof. Dr. Efser Kerimoğlu
Çocuklarınızınla ilgili merak ettiklerinizi ihtiyaç duyduğunuzda danışabilmek ve doğru yönlendirilebilmek için
mail atabilirsiniz.

Özgeçmiş:
1968 yılı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. 1972’de aynı fakültede Erişkin Psikiyatrisi uzmanlığı, 1972-1974 arası Viyana Üniversitesi'nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi misafir asistanlığı yaptı. 1983’te Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzman ünvanını aldıktan sonra 1987’de doçent, 1992’de profesör oldu. 1988’den beri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı başkanlığı ve Ankara Üniversitesi Otistik Çocukları Tanı, Tedavi ve Araştırma Merkezi kurucusu ve müdürlüğü görevlerini yürütmektedir.
Buğday Çorbası
  • 1 su bardağı buğday
  • ½ su bardağı nohut
  • ½ su bardağı erişte
  • 1 kilo yoğurt
  • 1 yumurt sarısı
  • Bir miktar yağ
  • Nane
** Nohut ve buğday bir gece önceden ıslatılır.

Yapılışı: Nohutu ve buğdayı haşlayın. Yoğurt ve yumurta sarısını karıştırıp haşlanmış nohut ve buğdayın içine ekleyip kaynatın. Erişteyi de ilave ederek pişirin. Servis etmeden önce biraz yağda naneyi çevirin ve çorbanın üstüne ilave edin.. Keyfinize göre hem soğuk hem de sıcak olarak yenilebilir! 

  
KOLO
Kolo dağların, çocukluğun, sevmenin masalı..
Yokoluşun, Keban Barajı’nın suları altında kalan Borkin köyünün inceden inceye ağıtı; anlatımı, anlattıkları ve hatırlattıklarıyla düşle gerçek arasında görünmez bir köprü...
Vedat Dalokay 1979 Dünya Çocuk Yılı için yazdığı KOLO’yu yediden yetmişe tüm kuşaklara armağan etmiş. Kolo 1980 Türk Dil Kurumu Ödülü’nü, 1995 yılında da American Library Assosiation tarafından verilen Mildred L. Batchelder Ödülünü kazanmış. İngilizce, Almanca ve Dancaya çevrilmiş.
Yapı Kredi Yayınları tarafından bir kez daha basılan bu kitap bence tüm çocuklarımızın kütüphanesinde olmalı. Tahsin Saraç Kolo’yu “...Nazım’ın Sevdalı Bulut’u, Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı Efsanesi gibi Türk çocuk yazınının en güzel yapıtlarından biri” diye tanımlıyor.  
2006 --- || Ocak || Şubat || Mart || Nisan || Mayıs || Haziran || Temmuz || Ağustos || Eylül || Ekim || Kasım || Aralık || ---2007
 
 
 
© 2003 - 2006 Atölye Çocukevi

Adres: Sümer Korusu Gülveren Sok. No: 21 Tarabya – İstanbul  
Tel:
212 – 299 93 25 / 212 - 299 93 26  
Fax:
212 299 92 44  

Email:
  info@atolyecocukevi.com