Sayı - 1 || Sayı - 2 || Sayı - 3 || Sayı - 4 || Sayı - 5 || Sayı - 6 || Sayı - 7 || Sayı - 8 || Sayı - 9 || Sayı - 10
 
Yeniden merhabalar,
Aslında bülten çıkarma işine giriştiğimizde her ayın bu kadar çabuk geleceğini farketmemişim. Araya bayramlar, kar tatilleri falan da girince birdenbire şubat bülteninin teslim tarihi geliverdi.

Ocak ayında biliyorsunuz konumuz “Çocuklarla Sanat”tı. Şimdi bu konudan çok uzaklaşmadan bu ay konuk olarak Fikret Kuşkan bizlerle. Konumuz “Çocuklar ve Drama”. Çocukların çok küçüklüklerinden itibaren aslında iyi birer aktör/aktris olduğunu düşünüyorum. Mimikleriyle, sesleriyle pek çok yetişkinden daha kolay ve güzel kendilerini ifade edebiliyorlar. Müthiş bir gözlem ve taklit yetenekleri oluyor. Çocuklar bu yeteneklerini nasıl geliştirebilirler, drama çocuklara ne kazandırıyor, bunları ve daha fazlasını konuştuk.

Bu bülten bir önceki bültene göre biraz daha güzelleşti. Çünkü öneriler bölümünde yemek önerisini artık Ela'nın annesi Dilek yazıyor olacak; kitap önerisini de Okyanus'un annesi Şiirsel . İkisinin de farkını hissedeceksiniz. Sizlerle beraber paylaşılan herşey çok daha anlamlı ve güzel oluyor benim için, çok teşekkür ederim. 28 Ocak'ta okuldaki toplantımıza katılabilenler o gün yediğimiz keki hatırlayacaklardır. İşte tarifteki kek o kek! Hatta fotoğraf da tam kendisi!...

Kitap ise okulda her çocuğun çok sevdiği bir kitap, evinizde yoksa hemen alınmalı...

28 Ocak Cumartesi günü Sayın Yankı Yazgan'ın bizlerle olan birlikteliği maceralı başladı. Bir haftalık kar tatilinin ardından okulu açtığımız ilk günümüzdü. Yolumuz karlarla kaplıydı ve hatta buz tutmuştu, soğuktu. Tüm bu koşullara rağmen hemen herkes okuldaydı.

Hepimizin pek çok sorusu vardı. İki saatin nasıl geçtiğini ben anlamadım bile. Sorularımızın da kolay kolay bitebileceğini düşünmüyorum, ancak Yankı Bey'in konuşmayı bitirirken söylediği bence hep aklımızda kalacaktır. Bu karda kışta okula gelip çocuğu için daha iyisini, daha doğrusunu yapma dürtüsünde olan siz anne babaların çocuklarınıza majör bir hata yapma olasılığınız yok, sadece iyinin daha iyisini arıyorsunuz dedi ve bence çok haklıydı. Yankı Bey'e de bize ayırdığı vakit ve paylaştığı değerli bilgiler için bir kez daha teşekkür ediyorum.
Bir sonraki bültende görüşebilmek üzere...
Biz şimdiden Mart bülteninin içeriğiyle ilgili çalışmaya başlayalım...

Çocuklar ve Drama

Bizi biz yapan doğuştan getirdiklerimiz mi? Çocukluğumuzdan başlayarak içinde varolduğumuz sosyal çevre, koşullar, tesadüfler, öğrendiklerimiz, yaşadıklarımız mı? Hepsi veya hiçbiri mi?

Fikret Kuşkan'ın çocukluğu, seçtiği meslekte yaşadıklarının katkısı ve çocuklara dramanın katabilecekleri ile ilgili konuştuk:

A- Fikret sen çocukluğunu düşündüğün zaman ileride oyuncu olacağına dair ipuçları yakalayabiliyor musun?

Fikret- Kalabalık bir ailede beş kadınlı bir evde büyüdüğümden ve ablalarımın da benden yaşça epey büyük olmalarından dolayı kendimle başbaşa kalıp saatlerce hayal dünyama gömülürdüm. Kurguladığım masalları gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapardım. İlk hatırladığım hayal kurmalar dört yaşına ait. Onaltıya kadar hep böyle devam etti...

A- Pek çok özelliğimiz çocuklukta şekilleniyor. Nasıl bir çocukluktu senin çocukluğun, nasıl geçerdi günün?

Fikret- O zamanlar Yeniköy’de yaşıyorduk ve orası bir çocuk için cennetti adeta. Ormanlık yerlerde koşturup bütün gün ağaçlara tırmanır, kan-ter içinde kalınca da kendimizi denize atardık. Şimdiye göre çok büyük bir güven vardı insanlar arasında... Herkes birbirini bilir, sayardı. Peşimizden elinde havluyla koşturan anneler teyzeler olmayınca, biz de daha ayakları yere basan, daha kendini bilir, daha kendinden emin çocuklar olarak büyüdük. Bir taraftan zorunlu olarak marangoz çıraklığı yapıyordum. Bu, el becerilerimin gelişmesine çok yardımcı oldu. Yaptığım tahta arabalar, sapanlar oyunlarımı daha da zenginleştirdi. Eve belli bir dönüş saati vardı herzaman. Onu geçirdin mi kıyamet kopardı, ama ara sıra o da gerekliydi belki de... Denizle bu kadar içiçe büyümekten olsa gerek lise yıllarıma denk gelen Kaptan Cousteau belgesellerinin en büyük takipçisiydim. Sualtı arkeolojisi okuyup Cousteau’nun asistanı olacağıma inandırmıştım kendimi. Hatta araştırıp soruşturup Türkiye’de o zamanlar böyle bir bölüm olmadığını, en yakın Yunanistan’da olduğunu öğrenince kaçıs planları bile kurduğumu hatırlıyorum.

A- Nasıl başladı ve gelişti senin tiyatroyla, oyunculukla ilişkin?

Fikret- Birgün Yeniköy sahillerinde araba camlarını taşlayıp yakalanma korkusuyla kaçarken, kendimi Yeniköy Açıkhava Sinemasında buldum... Büyü gibi birşeydi. Tepemden akan bir ışık hüzmesi karşımda asılı duran kocaman bir çarşafa yansımıştı. Siyah beyaz bir kadınla bir erkek. Sıralara oturmuş kalabalık ellerindeki fındık fıstığı habire ışığa doğru fırlatıyor, fırlatılan her çerez bir yıldız olup kayıyor.. Çıldırmış bir halde eve döndüm, ne yapıp edip o makinaya sahip olmalıydım.. Bir süre en yakın arkadaşlar makinist abiler oldu. Hayran hayran seyredip soluksuz sorularla kafalarını şişirip bir taraftan da karyolamın altında yapmaya koyuldum ilk film makinemi.. Sonra makinistlikten senaristliğe kaydım. Hayali arkadaşlarla kurgulanan hikayeler, oyunlar vardı sırada... Uzunca bir süre beraber büyüdük arkadaşlarla.. Okul yıllarındaysa yeni gözde yönetmenlikti.. Bulduğum üç beş kişiyi zorla biraraya getirip, ellerine tutuşturduğum tekstleri ezberlemeye zorlayıp, itekaka gösterdiğim mizansenlerle kafamdaki rejiyi gerçekleştirmek için tepinirdim.. Sonuç hep isyanlarla firar eden sınıf arkadaşları yüzünden hüsran olunca, dostların peşinden söylene söylene kendim çıktım sahneye. Üniversite yaşı gelince durum değişti. Oyunla gerçek çarpıştı. Ailenin de ısrarlarıyla ticaretle boğuşurken buldum kendimi. Ama masallar derinden hep yokladı. İki yıla varmadan konservatuvarlıydım...

  

A- Çocuklar dramadan neler kazanabilir?

Fikret- Drama insan ayrımı yapmaz, yaratılmış olan her türlü hayal gücünü, yeşil mavi kırmızı kim olursa olsun, ne olursa olsun içine alır!... Doğru yanlış yoktur.. Bir keşif yolculuğuna çıkartır.. Kimsenin kimseden üstün olmadığını, herkesle ve en önemlisi kendinle barışık yaşamayı öğretir.. Hayal gücünü geliştirir, özgüveni arttırır, bedeni ve sesi en doğru biçimiyle kullanmayı ve kendini ifade etmeyi öğretir..

A- Bir eğitim sürecine girilecekse bu kaç yaşından itibaren nelere dikkat edilerek yapılmalıdır?

Fikret- Çocukluk dönemindeki beden; en esnek, en korkusuz, en eğitime açık durumdadır. Yaş ilerledikçe hem çevreden hem kendimizden gelen bir takım baskılar, korkular, kurallarla beden bu saf formunu yitirir. Aynı şekilde hepimizde dünyaya geldiğimiz andan itibaren varolan diyafram nefesinin - uyurken bebeklerin karınları iner çıkar- ilkokul yıllarından itibaren “Nefes al nefes ver, burundan al, ağızdan ver”lerle göğüs nefesine dönüşmesi gibi... Halbuki ikisini de kullanma yetisi korunabilir. Diyafram nefesi sesin çok daha güçlü, daha az titrek ve hakim çıkmasını, nefes kontrolünün çok daha uzun süreli olmasını sağlar.

Bence sanat konusunda çocuğa hiçbir baskı yapılmamalı, aileler uzaktan birer iyi gözlemci olup çocuklarında varolduğunu düşündükleri becerilerin üzerine giderek, sunabilicekleri tüm imkanları onun becerilerinin ve hayal dünyasının gelişmesine katkıda bulunucak şekilde yön vermeli, çocuğun kendi doğal arayış sürecine saygı duyulmalı.. Çünkü o süreç içinde çocuk bütün renklerini ortaya dökecek ve ister istemez kendinin en keyif aldığı, kendini en güzel ifade ettiği yöne doğru kayacaktır.. Bu dönem zarfında aldığı drama dersleri, müzik, spor, el becerileri vs. profesyonelliğe dönüşmese bile herzaman ona bir katkı olacak, kişiliğini zenginleştiricek, ufkunu açacaktır..

A- İleride senin çocuğun olursa onu nasıl yönlendirmek, nasıl büyütmek istersin?

Fikret- Birgün çocuğum olursa onu tamamen özgür, ama asla başıboş bırakmadan büyütmek isterim. Elimizin altında ne varsa; toprak, ağaç, su, boya, seyahat, masallar, tüm malzemeleri en iyi şekilde değerlendirmesini, herşeyin tadına vara vara, ama mutlaka hayalgücünü de devreye sokarak yaşamasını sağlamak isterim. Onunla beraber büyümeyi düşlüyorum...


Prof. Dr. Yankı Yazgan'ın 28 Ocak'ta okulumuzdaki konuşması tüm anne babalar tarafından ilgiyle izlendi. Sayın Yazgan'ın bizlerle yaptığı söyleşi üzerine kendi sitesinde yazdığı yazıyı okumanızı tavsiye ederiz.

Okulumuza 26 kişilik bir Koreli Anaokulları Direktorleri grubu ziyarete geldi. Bizlere internetten ulaşan, İsrail ve İtalya'yı ziyaret ettikten sonra Türkiye'ye gelerek bizlerin okul sistemleri hakkında bilgi edinmek isteyen grupla karşılıklı olarak yaptıklarımızı paylaştık ve keyifli, verimli bir akşamüstü geçirdik.

 

 


18 Şubat Cumartesi günü Sn. Psikolog Sibel Çetingöz saat 16:00-18:00 arasında okulumuzda olacak. İlköğretim sistemi ve çocuğumuza uygun ilkokulu seçerken dikkat etmemiz gerekenler konularında bizleri aydınlatacak. Sadece okulumuz anne babalarına açık olacak olan konuşma için lütfen bizlerle irtibata geçin.

İstanbul Hayal Perdesi tarafından okulumuzda gerçekleştirilen Hacivat-Karagöz oyunu çok beğenildi. Aynı grubun farklı bir oyunu Mart ayında okulumuzda tekrar gösterilecek.

 

Bu hafta mürettebatı da “korsan” olan korsan gemisi bitti...
Atölye'de yapılmakta olan etkinliklerimiz sırasında, her gruptan birkaç kararlı korsan çıktı ve sıradan bir fikri eyleme dönüştürmeye başladı. Gövdesi, direği, yelkeni ve boyanması için Atölye'ye her geldiklerinde geminin mürettebatı gibi çalıştılar.
Sonuçta farklı zamanlarda birbirlerinden ayrı çalışmalarına rağmen hepsi de diğer korsanların yaptığını benimsediği için “korsan gemisi” hiç aksamadan hızla tamamlanıp denize indirildi...

Melih


Bu aralar Atölye'de kolaj, montaj, mozaik gibi “parçaları birleştirme” işlerine başladık.

Mozaik projemiz Melih Usta'nın "kutular projesi" sırasında doğdu. Melih Usta kutuları yapmaya başladı, biz de kutuların malzemeleriyle başka neler yapabileceğimize baktık. 10x10'luk ölçülerde kesilmiş ahşaplar atölyede duruyordu. Bunların üzerine çiviler çakarak işe başladık.

Sonra bu çivilere ipler, boncuklar doladık. Salladıkça ses verdi bu yaptıklarımız. Sallamak ve çıkan sesleri dinlemek pek eğlenceliydi. Ahşap yüzeylerle uğraşmaya devem ederken bu defa her birimiz istediği gibi boyadı bu yüzeyleri. Yan tarafımızda koca bir kraft kağıt ve silikon yapıştırıcı bizi bekliyordu. Boyadıkça yanyana yapıştırıyorduk silikonla kraft kağıda. Parçalar yanyana gelerek güzel bir mozaik oluşturdular. Bu mozaikleri atölyenin kapısına ve girişindeki duvara astık. Sonra da hangi parçayı kim boyadı oyunu oynadık. Karşımızda parçalarını bizim ürettiğimiz bir bütün vardı. Hangi kareyi kimin yaptığı önemliydi, hem kendi yaptığımıza sahip çıkmak, hem de bir şeyin parçası olduğumuzu görmek için...



Bu mozaik işini tamamladıktan sonra yapmaya devam edeceğimiz en keyifli işin "kolaj" olacağını düşündüm. İşin içinde yine parçaları istediğin gibi birleştirmek vardı. Küçük yoğurt kapları, kahve karıştırıcıları, atık kumaşlar, biraz kağıt, tuvalet kağıdı ruloları, tek tük boncuk, malzemelerimizi oluşturdu. Silikon tabancası yine çok işe yaradı.

Ama silikon tabancasını kullanırken kendimizi yakmamak için sürekli yöntemler geliştirmemiz gerekiyor ya, bu defa kahve karıştırıcılarını kullandık. Silikonu sıktıktan sonra yapıştıracağımız şeyi bu sıcak sıvının üzerine bırakıp kahve karıştırıcısıyla bastırdık. Böylece hiç birimizin eline silikon değmedi. Ve mutlu mesut yanmadan işimizi tamamladık.

Çalışmamız bittiğinde kocaman bir kolaj çıktı ortaya. Yoğurt kapları binalar gibi duruyordu ve kolajımız karmaşık bir şehri andırıyordu. Tıpkı İstanbul gibi. Şimdi bu karmaşık kolajda atölyede duvarda asılı.

Son günlere Atölye Çocukevinde bir deniz konusudur alıp yürümüştü. Üstelik konu deniz altına bile kaymıştı. Ee ben de atölyede de denizle ilgili bir şeyler yapmak hoş olur diye düşündüm. Ahşap kahve karıştırıcıları ustaca deniz yosunlarına ve deniz yıldızlarına dönüşüverdi çocukların elinde. Önce elbetteki silikon yardımıyla istenilen şekilde birleştirdik çubuklarımızı, daha sonra renkli renkli boyandık. Ve üstlerine boncuklarla detaylar işleyerek harika deniz canlıları yarattık. Bunları da atölyedeki deniz duvarına dalgaların arasına, ve sualtına yerleştirdik. Böyle elle üç boyutlu şeylerle uğraşırken sadece bu alanda kalmayıp bir de ses işine bulaştık. Nalan da bu işin içinde, ama onun sürüdürdüğü çalışma şimdilik bir sır. Yakında bir surpriz olarak karşınıza çıkabilir. Neyse atölyede çocuklarla radyo ve telefon üzerine konuşmaya başladım, çünkü bir süredir 94.9 Açık Radyo'da Oda Projesi olarak bir program yapmaktayız. Ve Atölye'den çocukları bir programa konuk edebileceğimi düşündüm. Aslında çocuklara mikrofonu uzatıp bir soru sorduğunuzda normalde kurduğunuz ilişkinden başka bir şey oluşuveriyor. Sessizlik, utangaçlık veya neşeyle uzun uzun konuşmalar... Benim içinse galiba en keyifli yanı rollerin değişmesi. Genelde soru soran çocuklar cevaplayan büyüklerken birden soru soran bir büyük cevaplayan da bir küçük oluveriyor. En sıradan konularla ilgili düşündüklerini bize kendi dilleriyle anlatmaya başladıklarında önümüzde koskoca bir vaha beliriveriyor, müthiş bir hayalgücünun tanığı oluyorsunuz. Soru sorduğumuzda sanırım onları kendi kendilerine düşünmeye ve üretmeye teşvik ediyoruz. Genelde cevapların büyüklerde olduğuna öyle inanmışlar ki, söz onlara düştüğünde önce kısa süreliğine takılıyorlar. Sonra uzun diologlar veya can alıcı müthiş kısacık fikirler, cümleler... Bu konuyla ilgili deneyimlerimi gelecek bültenlerde sizinle paylaşmaya devam edeceğim. Bu arada biz atölyede ses ve sesli düşünceyle oynamaya devam edeceğiz. Tabii elle şekillendirmeye de...

Güneş

 Prof. Dr. Efser Kerimoğlu
Çocuklarınızınla ilgili merak ettiklerinizi ihtiyaç duyduğunuzda danışabilmek ve doğru yönlendirilebilmek için
mail atabilirsiniz.

Özgeçmiş:
1968 yılı Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. 1972’de aynı fakültede Erişkin Psikiyatrisi uzmanlığı, 1972-1974 arası Viyana Üniversitesi'nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi misafir asistanlığı yaptı. 1983’te Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzman ünvanını aldıktan sonra 1987’de doçent, 1992’de profesör oldu. 1988’den beri Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı başkanlığı ve Ankara Üniversitesi Otistik Çocukları Tanı, Tedavi ve Araştırma Merkezi kurucusu ve müdürlüğü görevlerini yürütmektedir.
Likörlü Kek
  • 1 su bardağı süt
  • 1 büyük paket margarin
  • 2 su bardağı şeker
  • 2½ su bardağı un
  • 2-3 çorba kaşığı kakao
  • 2 çorba kaşığı likör ( muz, portakal veya konyak)
  • 4 yumurta
  • 1 paket kabartma tozu
  • 1 paket vanilya
Yapılışı:
1- Kalıp yağlanır, unlanır, fırın yakılır
2- Erimiş yağ, 1.5 bardak şeker, kakao, likör, vanilya iyice karıştırılır. Yavaş yavaş süt katılır. Bu karışımdan bir su bardağı ayrılır.
3- Geri kalana 4 yumurta, yarım su bardağı şeker ilave edilir. Biraz çırpılıp kabartma tozu ile elenmiş un konup karıştırılır. Kalıba boşaltılıp fırında 20-25 dakika pişirilir.

  


  4- Fırından çıktıktan sonra sıcakken üzerine ayrılan 1 bardak karışım krema gibi sürülür.

İsteğe bağlı olarak üzerine, file badem, hindistan cevizi veya fıstık dökülüp servis yapılır.
Afiyet Olsun!

Kedi Adası (Behiç AK / Oğlak Çocuk)

Yazın kedilerle insanların birlikte yaşadığı bir adada kış gelince ne olur? Yazlıkçılar adayı terk edince yalnız kalan kediler, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalır. Kışın kayığa atlayıp şehirden gelen ve adanın kedilerini besleyen yaşlı teyze de güneyde sıcak bir bölgeye taşınınca, kediler meclisi toplanıp çözüm arar. Kışı geçirmek için, insanlar gibi örgütlenmek, meslek edinip para kazanmak zorunda olduklarını fark ederler. Evet, ama fare yakalamaktan başka bir şey bilmeyen kediler bunu nasıl başaracaktır? Yanıtı, içlerinden küçük bir kedi bulur: BİR SİRK KURALIM! Ve farklı bir yaşamla birlikte eğlence başlar...
1986’den beri çok sayıda çocuk kitabına imza atmış olan Behiç Ak’ın yazıp resimlediği bu kitap, bir açıdan, en zor zamanda en yaratıcı çözümün bulunuşunun öyküsü. Kedi Adası’nın gerçek sahipleri olan kediler, kendi yaşamlarına sahip çıkmaya karar veriyorlar. Sonuçta, soğuktan ve açlıktan kurtulmak için ne yapacaklarını düşünürken kurdukları sirk, kedi halkının yaşamını baştan aşağı değiştiriyor. Düşündüklerinden daha becerikli olduklarını fark eden kediler, akrobasinin kendileri için biçilmiş kaftan olduğunu görüyorlar. Soğuk mevsimde adaya uğramayı aklından bile geçirmeyen yazlıkçılar sirkteki gösteriyi izlemek için şehirden akın akın gelince, sirkten edinilen kazançla, adada bambaşka bir sosyal yaşam başlıyor. Üstelik bütün bunlar olup biterken, kitaptaki rengârenk kediler, sayfaların arasından bize bakıp gülümsüyor ve bu sıcacık gülümseme kış ortasında insanın içini ısıtıyor.

Sayı - 1 || Sayı - 2 || Sayı - 3 || Sayı - 4 || Sayı - 5 || Sayı - 6 || Sayı - 7 || Sayı - 8 || Sayı - 9 || Sayı - 10
 
  Blog
 
© 2009 - 2010 Atölye Çocukevi

Adres: Sümer Korusu Gülveren Sok. No: 21 Tarabya – İstanbul  
Tel:
212 – 299 93 25 / 212 - 299 93 26  
Fax:
212 299 92 44  

Email:
  info@atolyecocukevi.com